Ömer Seyfettin: Kelime Bozkırının Kurdu Türk Ruhunun İnşası

Türk edebiyatı tarihine bir göz atacak olursak kalemini bir kılıç gibi kuşanarak ve kullanarak bir milletin küllerinden doğuşuna yeniden rehberlik eden isimler listesinin en başlarında kuşkusuz ki Ömer Seyfettin gelir. O sadece edebi terminolojiye kısa öykü türünü kazandırmakla kalmamış; aynı zamanda çökmekte olan bir devletin sancıları içinde Türk milletine özünü, dilini ve kimliğini hatırlatan milli bir şuur abidesidir.36 yıllık ömrüne sığdırdığı devasa külliyat, bir edebi başarıdan ziyade, bir milletin var olma kavgasının kâğıda dökülmüş halidir.
Ömer Seyfettin ve Sözcüklerle Ördüğü Bir İstiklal Mücadelesi
Ömer Seyfettin’in edebi anlayışı fildişi kulelerde ve sırça köşklerde şekillenmemiştir.
Onun sanatı Balkan Harbi’nin acı hatıralarıyla, esaretin soğuk yüzüyle, cephedeki kan ve barut kokularıyla harmanlanmıştır. Genç Kalemler dergisinde başlattığı ‘’Yeni Lisan’’ hareketi edebi bir ihtilalden çok kültürel bir bağımsızlık ilanıdır. Ömer Seyfettin’e göre dil bir kalesiydi, bu kale yabancı dillere ait kelimelerin saldırı ve istilasından kurtarılmadıkça, zihinlerin özgürleşmesi de mümkün gözükmüyordu.
Arapça ve Farsça dil kurallarının boyunduruğundan kurtarılmış yalın bir Türkçe, onun milliyetçilik anlayışının yapı taşı ve toplumsal sözleşmesinin ilk maddesidir.
Hikâyelerinde Şahlanan Türk Ruhu
Onun hikâyeleri tarihsel bir nostaljiden ziyade bir milletin karakter analizidir.
‘’Pembe İncili Kaftan’’ da Muhsin Çelebi’nin şahsında Türk devletinin vakarını ve eğilmez başını anlatırken, ‘’Vira’’ ve ‘’Başını Vermeyen Şehit’’ gibi eserlerinde fedakârlığın hudutlarını çizer. Onun milliyetçiliği kuru bir hamasetten öte; onur, dürüstlük ve hürriyet sevgisi gibi evrensel değerlerin Türk ruhundaki yansımaları üzerine kuruludur.
Ömer Seyfettin hikâyelerinde asla halka yukarından bakmaz. Böyle sözde bir aydınlığı da reddeder. O, halkın içindeki o saf işlenmemiş saf cevheri ortaya çıkarmaya çalışır. Efruz Bey karakteriyle batılılaşmayı sadece şekilcilik zanneden, köksüz ve kozmopolit tipleri acımasızca yererken; Anadolu insanının saflığını, sağduyusunu ve zor zamanlardaki metanetini yüceltir.
Onun için milliyetçilik; sadece bir ideoloji değil, kendi halkını tanımak, onun kederiyle dertlenmek ve asırlardır hor görülmüş bu kitleye muhtaç olduğu özgüveni geri vermektir.
Bir Modern Zaman Destancısı ve Gerçeklik
Onu çağdaşlarından ayıran en önemli özellik, realizmi milli romantizmle muazzam bir denge içerisinde birleştirebilmesidir. Balkanlar’da Türklerin maruz kaldığı sistematik zulümleri ve etnik temizliği anlattığı Beyaz Lale veya Bomba gibi öyküleri, okuyucunun yüzüne adeta bir tokat gibi çarpar. Bu öykülerde amaç sadece şiddeti betimleyip göstermek değil, uyuyan bir dev olan Türk milletinin gözlerini açıp yaklaşan tehlikeyi göstermektir.
O edebi eserlerini bilinçleri bilemeye yarayan ve deyim yerindeyse bir uyandırma servisi yani toplumsal bir alarm mekanizması olarak kurgulamıştır. Realizmi, toplumun yaralarını tedavi etmek için bir cerrah hassasiyetiyle kullanır. Ömer Seyfettin’in milliyetçiliği dışlayıcı ve ötekileştirici bir nefret üzerine değil öz-saygı üzerine inşa edilmiştir.
‘’Primo Türk Çocuğu’’ gibi eserlerinde, bir çocuğun kimlik arayışı üzerinden aslında bütün bir milletin yol ayrımını anlatır. Ona göre Türk aydını, Batı’nın tekniklerini almalı ama ruhunu kendi köklerinden beslemelidir. Bu sentez, onun hikâyelerindeki en kuvvetli alt metindir.36 yıllık kısacık ömrüne sığdırdığı yüzlerce eser bugün hala tazeliğini ve sarsıcılığını koruyorsa bunun sebebi Ömer Seyfettin’in kaleminin samimiyetidir.
O, yazdığı her satırı damarlarında dolaşmakta olan asil kanda hissetmiş, ‘’Milli Edebiyat’’ akımını kâğıt üzerinde bir teori olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimine dönüştürmüştür.
Sonuç ve Miras
Bugün Ömer Seyfettin denildiğinde akla sadece okul yıllarımızda okuduğumuz ‘’Kaşağı’’ veya ‘’Ant’’ gibi çocukluk hatıraları gelmemelidir. O, modern Türk hikâyeciliğinin teknik açıdan kurucusu olmasının yanı sıra, Türk milliyetçiliği fikriyatının en net, en duru ve cesur mimarlarından biridir. Onun mirası, Türkçenin her bir kelimesinde ve bu toprakların bağımsızlık mücadelesinde yaşamaya devam etmektedir.
Zamansız ölümüyle kelimelerini yarım, kalemini gözü yaşlı bırakmış olsa da açtığı yol Milli Edebiyat akımının ve bunun sonucunda Cumhuriyet Türkiye’sinin sosyokültürel temellerini oluşturmuştur. Bizlere bıraktığı en büyük ve en önemli vasiyet ise her devirde geçerliliğini korumaktadır: Kendi diline, kendi tarihine ve kendi karakterine sahip çıkmayan bir millet, başkalarının yazdığı masalların figüranı ve zorunlu dinleyicisi olmaya mahkûmdur. Ömer Seyfettin, bize figüran değil, kendi tarihimizin başrol oyuncusu olmayı öğretmiştir. Saygı, sevgi ve minnetle…
Hüseyin ARLI



